10 Ekim 2011 - 20:30

Allah’ın adıyla Halkıyla, tarihiyle, komşularıyla kavgalı bir gelenekten gelmiştik biz. Bizi biz eden ne varsa “düşman” bellemişti elit gurup… İçimizden söküp atmaya and içmişti.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- “Allahu Ekber” sözünden nefret eder bir halde; bu ülkenin minarelerinden “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” dedirttiler ya.

Bir halkın kendi özgün değerlerinden koparılması adına; ellerinden geleni, ardına koymadı ya, bu köhne, bu zalim zihniyet.

Başkalaştırdı her neyimiz varsa.

Kök ile gövde…

Gövde ile dallar… Ayrıldı “hüzünle” birbirinden.

Ortada kalan her bir parça, “bütünün kendisi” olarak tanımlamaya itildi.

“Nemenem bir durum” çıktı ortaya.

Yıllardır… Uzunca yıllardır boğuşup duruyoruz işte.

Ne Mesnevi’yi okuyabiliyoruz aslından, ne de “bir gecede cahil bırakılışımızın” verdiği travmayı atlatabiliyoruz.

Didişerek, boğuşarak…

Aslımızı arıyoruz.

“Kendimiz” olmak istiyoruz. Buna dair pozisyonlar alıyoruz, deneme yanılmayla sonuca gitmek istiyoruz.

Yapamıyoruz da…

Diyelim ki;yüzünü batıya dönenlerden kaçtık, peki ya “şark” diyenler?

Ülkede ki, son yüzyılının altındaki bir kargaşa bu…

“Din- siyaset, toplum- birlikte yaşam, ötekileştirme-tahammül” kavramlarının içi, bir türlü” % 99” diye tabir edilen Müslümanlarca doldurulamadı.

Türkiye, kendisini Nato, ABD, AB’ye aitmiş gibi hissederek kaç yıldır uğraşıyor?

Cezayir’in, milyonlarca insanını vererek kazandığı bağımsızlığında ki tavrımız da ortada, mütecaviz İsrail’in o bölgeye yerleştirildiğinde ki tutumumuz da…

Bunlarla büyüdük biz…

Kendimizden görmediğimiz yöneticilerle yönetilen bir ülkenin; ikinci sınıf vatandaşı olarak sürdürdük yaşamımızı.

Kendimizle beraber fikirlerimiz de varoşlarda büyürken....

Adaletsizlik, çoğalttı bizi.

Nüfusumuz arttı, peki ya bilincimiz?

Bilinci oluşturan gerekli medeniyete, tarihe, şahsiyetlere sahipken…

Bilincin olmadığı bir yerde hiçbir şeyin olamayacağını biliyor olmamız gerekirken…

Bulduğumuzu zannettiğimiz anlarda kaybettik onu!

Şimdi…

Bu coğrafyanın her bir dem özgürlük, barış, kardeşlik adlı, yığınca söylemi altında nasıl ezildiğimize baksanıza?

Yapay sınırlarımızın, ötekileştiren projelerin ortadan kaldırılması adına umut bağladıklarımızın “başladığımız yerin daha gerisine götürme” basiretsizliklerine ne demeli?

Toplumumuzu yönetenlerden bizarken.

Ona dair hırsımızla büyüttüğümüz öfkemizin ürünü olan “bizimkiler”in adını ne koyacağız şimdi?

Son zamanların hayati derecedeki yanlışlarına ne diyeceğiz?

Nasıl da umutlarla başlamıştık.

Nasıl da göğsümüzü geren olmuştuk.

“İşte bizimkiler!” deyişimizde bile bir gurur hakimdi.

Yıllarca horlanmanın verdiği bir volkan patlamasıydı.

Şimdi o patlamada mı boğuluyoruz yoksa?

Yoksa, bu acıyı yaşatmak için mi izin vermişlerdi “bizimkiler”in iktidarına…

On yılın sonuna gelmeden artık tanıyamıyoruz onları.

Bizim coğrafyamızda en son duymak istediğimiz kelime olan savaş; artık Ahmet Davutoğlu’nun dudaklarından süzülüyorsa eğer; bir yol ayırımındayız demektir.

Kürtlerle savaş, Araplarla savaş, Farslarla savaş…

Ermeni, Yunan, Bulgar… Bunların hepsiyle “savaş” nefreti itmişti bizi, “bizimkilerin iktidarına.”

Vizeleri kaldırırken sevmiştik onları. Savaş dediklerinde şaşkınız şimdi

Hani aslımıza dönecektik?

Hani parça parça olmuş bu coğrafyada kendi payımıza yaptığımız yanlışlardan beri duracaktık?

Buraya kadar mıydı?

Bu şekilde mi son vereceğiz?

Ne de güzel başlamıştı değil mi?

Allah var, çok şey de yapılmadı değil.

Zaten yapılanlarla mesut olan bu halk, her seferinde daha bir koyulaştırmadı mı mührünü?

O yapılanların zayi edilmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalmak kadar acı veren bir durum olabilir mi?

Hepimize görev düşüyor. Hepimiz mesulüz. Hepimiz silkinmeliyiz.

Tehlikeli bir sürece girmek üzere ülkemiz. Hatta girdi bile, hızla da yol alıyor.

Ali Bulaç kaç gündür çok önemli şeyler söyler söylüyor. Mesuliyeti olanları silkelemeğe çalışıyor.

Atasoy Müftüoğlu, Müslümanları kendilerine yaraşır tarih yapmaya çağırıyor.

Coğrafyamızın akil insanları gidişatı bir “tuzak” olarak yorumluyor.

İşin ilginç yanı, tüm bu yaklaşımlar bu ülkenin “heyacanlı” Müslüman kalemleriyle susturulmak isteniyor.

Her seferinde bu tür beyanların, aykırı ses oluşlarına vurgu yapılarak “dursanıza yahu…” edasıyla tavır konuyor.

Müstekbir güçler, Suriye’yi imtihanımız yaptılar. En önemli tartışmamız bu ülke üzerinden yaşanıyor.

Bölgeyi, tarihi, düşmanı tanıyanların konuşmaları; cehaletin, duygusallığın, heyecanın tuzaklarında bertaraf edilmek üzere…

Özellikle ülkemiz Müslümanları bu ülkede batılıların kurduğu çok hin, çok iğrenç, çok namussuz bir imtihanın içine düşürüldü.

Hükümeti koruma refleksiyle hareket edeyim derken, yığınca çelişki yumağı içerisinde; artık kiminin elinde benzin, kiminin elinde kibrit…

Rabbim! Sen bu yangından koru bizi.

Bizi, bizden olanların ateşi; daha bir öldürecek.

MUHAMMED AK